Burak Akan Yazdı: Yüzüklerin Efendisi Neden Bir Film Değil, İnsanlığın Vicdanıdır?

Burak Akan Yazdı: Yüzüklerin Efendisi Neden Bir Film Değil, İnsanlığın Vicdanıdır?

Bir gün bütün kütüphaneler yansa…

Müzeler yıkılsa…

Heykeller parçalanıp tarihin tozuna karışsa…

İnsanlık geçmişini yeniden inşa etmek zorunda kalsa…

Geride yalnızca birkaç sinema filmi kalsa…

Hiç tereddüt etmeden korunması gereken eserlerden biri Yüzüklerin Efendisi olurdu.

Çünkü bazı filmler bir dönemi anlatır.

Bazıları bir ülkeyi…

Bazıları ise yalnızca birkaç insanın hikâyesini…

Ama çok az eser, insanın kendisini anlatabilir.

Yüzüklerin Efendisi tam da bunun için ölümsüzdür.

Çünkü o, fantastik bir dünyanın değil; insan ruhunun haritasını çizer.

Bugün hâlâ milyonlarca insan Orta Dünya’ya dönüyor.

Kimisi Frodo’yu görmek için…

Kimisi Gandalf’ın sözlerini yeniden duymak için…

Kimisi Aragorn’un cesaretini hatırlamak için…

Ama farkında olmadan herkes aynı sebeple geri dönüyor.

Kendisini yeniden bulabilmek için.

İnsan bazen kendi hayatını anlamak için başka bir dünyanın kapısını aralamak zorundadır.

İşte büyük sanat tam burada başlar.

Gerçek sanat, yaşadığımız dünyayı anlatmaz.

Yaşayamadığımız dünyayı özletir.

Tolkien bunu kelimelerle yaptı.

Peter Jackson ise o kelimelere nefes verdi.

Ortaya yalnızca bir film üçlemesi çıkmadı.

Modern çağın destanı doğdu.

İnsanlık tarihine dikkatlice baktığınızda ilginç bir gerçekle karşılaşırsınız.

Bütün büyük felaketler aynı cümleyle başlamıştır.

“Daha fazlasını istiyorum.”

Daha fazla güç…
Daha fazla servet…
Daha fazla toprak…
Daha fazla hükmetme arzusu…

Roma böyle çöktü.
İmparatorluklar böyle yıkıldı.
Kardeş kardeşe böyle düşman oldu.

Ve Tolkien, binlerce yıllık insanlık tarihini tek bir nesnenin içine sığdırmayı başardı.

Bir yüzük…

Hayır…

Altından yapılmış sıradan bir takı değil.

İnsanın hiç bitmeyen açlığının sembolü.

Tek Yüzük aslında dünyayı ele geçirmiyordu.

İnsanların vicdanını ele geçiriyordu.

Çünkü kötülük hiçbir zaman çirkin görünmez.

İlk geldiğinde son derece masumdur.

Bir kez dene…

Kimse görmeyecek…

Bunu hak ediyorsun…

Biraz daha güçlü ol…

Biraz daha zengin ol…

Biraz daha ünlü ol…

Ve insan, farkına varmadan kendisini kaybetmeye başlar.

Belki de bu yüzden Tolkien, tarihin en büyük kötüsünü devasa bir ejderha olarak yazmadı.

Çünkü insanı yok eden şey ateş değildir.

İçinde büyüttüğü hırstır.

Yüzüklerin Efendisi’ni diğer bütün fantastik filmlerden ayıran en büyük özellik de budur.

Burada hiçbir karakter kusursuz değildir.

Gandalf bile hata yapabilir.

Aragorn korkabilir.

Frodo yorulabilir.

Boromir düşebilir.

Çünkü Tolkien kahraman yaratmadı.

İnsan yazdı.

İnsan ise kusurludur.

Belki de bu yüzden bu hikâye hiçbir zaman eskimiyor.

Çünkü teknoloji değişiyor.

Dünya değişiyor.

Siyaset değişiyor.

Sınırlar değişiyor.

Ama insanın zaafları değişmiyor.

Tek Yüzük bugün hâlâ aramızda dolaşıyor.

Bazen bir makam odasında…

Bazen bir banka hesabında…

Bazen sosyal medyada alınan milyonlarca beğenide…

Bazen ise yalnızca insanın aynaya bakarken söylediği küçük bir yalanın içinde…

Çünkü yüzük hiçbir zaman kaybolmadı.

Sadece şekil değiştirdi.

Belki de Orta Dünya’nın en büyük sırrı burada gizlidir.

Biz yıllarca Mordor’u uzakta sandık.

Oysa Mordor hiçbir zaman haritalarda değildi.

İnsan, vicdanını terk ettiği gün Mordor başlıyordu.

Bir çocuğun gözyaşını görmeyen şehir Mordor’dur.

Merhametin sustuğu mahkeme Mordor’dur.

Adaletin fiyatının olduğu ülke Mordor’dur.

İnsanlığın yerine çıkarın geçtiği her yer Mordor’dur.

Bu yüzden Tolkien coğrafya yazmadı.

Ahlâk yazdı.

Ve belki de bunu fark eden herkes, filmi ikinci kez izlediğinde artık aynı insan olmuyordu.

Gerçek kahramanlar neden en sessiz olanlardır?

Modern dünyanın en büyük yanılgılarından biri, kahramanlığı gürültüyle karıştırmasıdır.

Bugün en çok konuşanlar en güçlü sanılıyor.
En çok görünenler en değerli…
En çok alkışlananlar en başarılı…

Oysa Tolkien bütün bu düşünceyi tek bir karakterle yerle bir etti.

Samwise Gamgee…

Ne kraldı…
Ne komutandı…
Ne büyücüydü…
Ne de tarihin sayfalarına geçecek büyük savaşlar kazandı.

O yalnızca arkadaşını yarı yolda bırakmadı.

Belki de insanlık tarihinin en büyük cümlesi onun sessizliğinde saklıydı.

Çünkü sadakat, kendisini hiçbir zaman ilan etmez.

Sessizce omuz verir.
Sessizce bekler.
Sessizce yük taşır.

Ve çoğu zaman tarih, dünyayı değiştiren insanların isimlerini yazar.

Ama onları ayakta tutan insanların isimlerini unutmayı tercih eder.

Sam bize şunu öğretti.

Bazı insanlar dünyanın yükünü taşımaz.
Bir insanın yükünü taşır.
Ve bazen bu, dünyayı kurtarmaya yeter.

Aragorn bize iktidarı değil, karakteri öğretti
Tarih boyunca milyonlarca insan tahta ulaşmak için savaştı.

Aragorn ise tahttan kaçtı.

Çünkü gerçek liderlik makam istemez.

Sorumluluk ister.

Bugün insanlar koltuklarını korumaya çalışıyor.

Aragorn ise halkını korumaya çalışıyordu.

İşte aradaki fark budur.

Lider olmak ile yönetici olmak aynı şey değildir.

Yönetici emir verir.

Lider örnek olur.

Yönetici korkuyla ayakta kalır.

Lider güvenle yürür.

Bu yüzden Aragorn yalnızca Orta Dünya’nın kralı değildir.

O, insanlık tarihinin vicdanlı lider arayışının sembolüdür.

Gandalf’ın en büyük büyüsü umuttu
Gandalf ateş çıkarabiliyordu.

Işık oluşturabiliyordu.

Karanlıkla savaşabiliyordu.

Ama onu büyük yapan bunlar değildi.

En büyük büyüsü, umutsuz insanların yeniden ayağa kalkmasını sağlayabilmesiydi.

Çünkü umut bulaşıcıdır.
Tıpkı korku gibi.

Bir toplum önce umudunu kaybeder.

Sonra geleceğini.

Belki de bu yüzden Gandalf hiçbir zaman “Ben kurtaracağım.” demedi.

İnsanlara, kendilerini kurtarabileceklerine inandırdı.

Gerçek bilgelik budur.

Başkalarının yerine yürümek değil…

Onlara yürüyebileceklerini hatırlatmaktır.

Gollum kötü değildi

Sinema tarihinin belki de en yanlış anlaşılan karakterlerinden biridir Gollum.

Çünkü biz onu yalnızca canavar olarak izledik.

Oysa Tolkien onu bir uyarı olarak yazmıştı.

Hiç kimse bir sabah kötü biri olarak uyanmaz.

İnsan yavaş yavaş dönüşür.
Önce küçük bir taviz verir.
Sonra bir tane daha…
Sonra vicdanının sesini biraz daha kısar.

Ve bir gün aynaya baktığında kendisini tanıyamaz.

İşte Gollum budur.

Kaybedilmiş bir insan.

Belki de ona acımamızın nedeni de budur.

Çünkü onun düştüğü uçurumun kenarında hepimiz hayatımızın bir döneminde durmuşuzdur.

Shire neden bu kadar huzurludur?

Çünkü orada kimse büyük görünmeye çalışmaz.

Kimse birbirinden üstün değildir.

Kimse daha fazlasına sahip olma yarışında değildir.

Modern insan mutluluğu hızda arıyor.

Shire ise yavaşlığın güzelliğini anlatıyor.

Bir fincan çay…
Toprağın kokusu…
Komşunun selamı…
Çocuk kahkahası…

Belki de medeniyet dediğimiz şey tam olarak buydu.

Ve biz onu çoktan kaybettik.

Bugün gökdelenlerimiz var.
Ama gökyüzünü göremiyoruz.

Binlerce arkadaşımız var.
Ama gerçek dostumuz az.

Yüzlerce bağlantımız var.
Ama aidiyetimiz yok.

İnsanlık teknolojiyle büyürken ruhuyla küçüldü.

İşte bu yüzden Shire yalnızca bir köy değildir.

İnsanın kaybettiği huzurun adıdır.

Peter Jackson neden yalnızca bir yönetmen değildir?

Peter Jackson görünmeyeni görünür kıldı.

Tolkien’in kelimeleri milyonlarca insanın zihninde farklı şekillerde yaşıyordu.

Jackson, o ortak hayali beyaz perdeye taşıdı.

Üstelik bunu gösterişle değil, saygıyla yaptı.

Her sahnede esere duyduğu sevgiyi hissettirdi.

İşte büyük sanatçı budur.

Kendisini değil…

Eseri görünür kılan insan.

Bu yüzden Yüzüklerin Efendisi yalnızca büyük bir uyarlama değildir.

Edebiyat ile sinemanın birbirine duyduğu saygının en güzel örneğidir.

Peki neden hâlâ hiçbir film onun yerini dolduramadı?

Aradan yıllar geçti.
Teknoloji gelişti.
Bilgisayar efektleri kusursuzlaştı.
Milyarlarca dolarlık yapımlar çekildi.
Yeni fantastik evrenler kuruldu.
Yeni kahramanlar yaratıldı.
Yeni canavarlar tasarlandı.
Ama insanlar hâlâ Orta Dünya’ya dönüyor.

Çünkü büyük sinema gözleri büyülemez.

Ruhu büyüler.

Yüzüklerin Efendisi’nin sırrı hiçbir zaman görsel efektlerinde değildi.

Asıl mucize, karakterlerin bize kendimizi hatırlatmasındaydı.

Frodo’yu izlerken kendi yükümüzü gördük.

Aragorn’u izlerken olmak istediğimiz insanı…

Sam’i izlerken unuttuğumuz dostluğu…

Gollum’u izlerken sakladığımız karanlığı…

Gandalf’ı izlerken ise kaybettiğimiz umudu…

İşte büyük sanat tam olarak budur.

Kendisini anlatmaz.

Seni anlatır.

Tolkien aslında geleceği yazdı

Bugün insanlar görünür olmak için yaşıyor.

Tolkien ise görünmez olmanın tehlikesini anlattı.

Bugün insanlar güç için yarışıyor.

O ise gücün insanı nasıl tükettiğini yazdı.

Bugün insanlar daha fazlasına sahip olmak istiyor.

O ise insanın sahip oldukları tarafından esir alınabileceğini anlattı.

Aradan onlarca yıl geçti.

Dünya değişti.

Ama Tolkien eskimedi.

Çünkü büyük yazarlar yaşadıkları zamanı yazmaz.

İnsanı yazar.

İnsan değişmediği sürece onların eserleri de yaşar.

Ve belki de en büyük sır…
Yüzüklerin Efendisi’nde en güçlü karakter, en büyük savaşçı değildir.

En büyük kral değildir.

En büyük büyücü de değildir.

En güçlü karakter…

Yüzüğü yok etmeyi seçendir.

Modern dünya bize kazanmayı öğretiyor.
Tolkien ise vazgeçebilmeyi öğretiyor.

Çünkü bazen en büyük zafer, sahip olabileceğin bir şeyi elinin tersiyle itebilmektir.

İnsanı büyük yapan, elde ettikleri değil…
Vazgeçebildikleridir.

Son söz yerine…

Bir gün insanlar Mars’ta şehirler kurabilir.

Yapay zekâ, bugün hayal bile edemediğimiz medeniyetler inşa edebilir.

Dünya daha hızlı…

Daha zengin…

Daha güçlü olabilir.

Ama insan kendi içindeki kibri yenemediği sürece hiçbir çağ gerçekten aydınlanmayacaktır.

Belki de Tolkien’in bütün ömrü boyunca anlatmaya çalıştığı tek gerçek buydu.

Kötülük önce dünyayı ele geçirmez.

İnsanı ele geçirir.

Ve iyilik de büyük ordularla başlamaz.

Tek bir vicdanla başlar.

İşte bu yüzden Yüzüklerin Efendisi yalnızca sinema tarihinin en büyük fantastik filmi değildir.

O, insanlığın vicdanına yazılmış modern bir destandır.

Perde kapandığında bitmeyen…
Yıllar geçtikçe büyüyen…
Her yeniden izleyişte başka bir anlam kazanan…
Ve insanı, kendisiyle yeniden tanıştıran eşsiz bir başyapıt.
Çünkü bazı filmler gişe rekorları kırar.
Bazıları Oscar kazanır.
Bazıları ise bir ömür boyunca insanın içinde yaşamaya devam eder.

Yüzüklerin Efendisi işte onlardan biridir.

Belki de bu yüzden Orta Dünya hiçbir zaman yalnızca Tolkien’in hayal gücünde var olmadı.

Orta Dünya, insanın iyi kalabilmek için her gün yeniden savaş verdiği yerdir.

Ve belki de hayatın en büyük sorusu şudur:

“Senin içinde taşıdığın yüzük nedir?”

Çünkü herkesin bir yüzüğü vardır.

Kiminin hırsı…

Kiminin öfkesi…

Kiminin kibri…

Kiminin korkusu…

Hayat ise o yüzüğü parmağına takmakla değil…

Onu çıkarabilecek cesareti göstermekle anlam kazanır.

İnsanlığın bütün hikâyesi belki de tek bir cümlede saklıdır:

Dünyayı değiştirmek isteyen herkes önce kendi içindeki Mordor’u yenmek zorundadır.

İşte bu yüzden…

Yüzüklerin Efendisi bir film değildir.

İnsan olmanın bedelini anlatan ölümsüz bir vicdan manifestosudur.

Burak Akan

YAZAR BİLGİSİ
YORUMLAR

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yukarıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.